Bir Devrin Anatomisi: Gülsün, Agavni, Zilha

723 Okunma
On bir adet hikâye…
İnsana ait, daha çok kadınlara ait yaşanmışlıklar içeren,  kapıların ardında, eski konaklarda, bahçe içinde yaşayan evlerde tüketilen, sokağa dökülen hikâyeler, her değişen devirde kendini tekrar eden, gün yüzü görmeden yok olup giden hikâyeler…
Bu yazıda 2018 yılında Ayizi Kitap’tan çıkan Gülsün, Agavni, Zilha başlıklı eserin yazarı Tomris Alpay ile gerçekleştirdiğimiz keyifli söyleşiye yer vereceğiz.  1993 yılında Gençlikte Yeşeren Umut adlı deneme kitabı, 1995’te Yaşamın Öteki Yarısı/Olgunluktan Menopoza, 2005’te Sağlığın Üç Doğal Anahtarı adlı inceleme-araştırma kitapları yayımlanan yazar, on yıldan bu yana verilen ve artık bir marka haline gelen Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü jürisinde üyelik ve başkanlık görevini yürütmekte.
“İlk olmayı değişik olmayı” seven, dikkatli ve başarılı gözlemlerini yazılarına ahenkli bir Türkçeyle aktaran Tomris Alpay ile kitabında ele aldığı göç olgusu, toplumsal bellek, kültürel miras, insanlık halleri gibi yaşamsal konular üzerine geliştirdiği farklı ve bilinçli bakış açılarını konuştuk. Bu söyleşi için kendisine çok teşekkür ediyoruz.

Kitabınızın çıkış noktası neydi?
Eski İstanbul’da, surların içinde doğdum. Bambaşka bir yaşamdı. İstanbul hâlâ benim için bir geçiş yoludur. Anadolu’dan gelen göç yolu İstanbul’da kilitlenir veya çözülür, dolayısıyla göçlerin olduğu yerler kat kat bina kalıntılarıyla doludur. Bu katlar yüzyıllar içerisinde oluşmuş. Hepsinde bir yaşam kültürü var. Bu yaşamı gün yüzüne çıkarmamız lazım. Benim eserimde yer alan “Sarmaşık Sokak” şu anda yok örneğin... Orası Menderes dönemindeki sahil yolu yıkımlarıyla yok oldu. Orada neler yaşandığını kadınların ağzından anlatmak istedim.
Bu kadınların ortak özellikleri, ruhsal gelişim olarak hepsinin hoşgörülü, sabırlı, birbirlerine sevgi saygı dolu ve alçakgönüllü olmaları. Bu kadınlar kederlerini paylaştılar. Burada onları birleştiren önemli öğelerden biri de “göç”. Bugünün göç olgusundan çok farklı o zamanki göçler. Göçlerin bir yönü her zaman dramatiktir. Göç oldu mu, bir tarafın kırılıp dökülür. Sarmaşık Sokak’ta bu kırılıp dökülenler sarıp sarmalandı.  Günümüzün göçleri öyle değil, bu farkı da ortaya koymak istedim.  
Yaşadığımız binalar eski Osmanlıdan kalan ahşap binalardı, duvarlar tam örülmemişti, komşudan komşuya gidilip gelinirdi, yardımlaşmalar sessizce yapılırdı, kimseyi rencide etmeden… Ayrımcılık olmazdı, bir arada yaşamanın güzellikleri vardı. Bu yaşanmışlıkların kaybolmasını istemedim. Bu benim kültürel mirasım. Yazarak, toplumsal bellek oluşturmak istedim. Böyle iki temel sütunum vardı bu kitabı yazarken; toplumsal bellek ve kültürel mirasın sorumluluğu.

Başlık neden “Gülsün, Agavni,  Zilha”?
Agavni çok kültürlülüğü vurguluyor. Gülsün, asla gülemeyecek olan bir kadın; yoksul, son derece de yüce ruhlu… Zilha zengin, savaş yıllarında bütün mahalleyi koruyup kollayan, fakat sonunda kaybeden bir kadın, aslında çoğu, kaybeden insanlar…

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Aslında çok renkli bir hayatım oldu. Bahçeli bir konakta büyüdüm, sokakta oynayan bir çocuktum. Hem Ermeni hem Rum arkadaşlarım vardı. Kumkapı kozmopolit bir yerdi. Sınıfta da öyle oldu. Evimizde çok kitap okunurdu. Babam çok yorgun olsa da bize her akşam roman okurdu, benim için en çarpıcı olan eski Türkçe ile Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanını okumasıydı. Ablam da çok renkli bir insandı. Benim için rol model oldu. Fransız okuluna gittim. İyi bir öğrenciydim. Ailem bir memur ailesiydi, çalışmam gerekiyordu. Eczacılığı seçtim. Üniversite yıllarında Cağaloğlu Caddesi’nde Yusuf Ziya Ortaç’ın sahibi olduğu Akbaba Dergisi’nde Fransızca çeviriler yaptım, Milletler Gülüyor sayfasını hazırladım. Çalışma hayatına girdim. 1968 yılında evlendim ve Amerika’ya gittim.
O yıllarda bu çok ani karar sayılabilecek bir hareketti. Burada Aneynenin (anneanne) genlerinin etkisinin olduğunu düşünüyorum. İlk gençliğimde 1961 yılında öğrenci değişim programı vesilesiyle trenle Almanya’ya gittim. Entelektüel bir birlik olan talebe federasyonu yabancı dil bilen talebeler istedi, Almanya’da seminerler yapılacaktı, ben de gittim ve çalıştım, oradan Berlin’e geçtim. Berlin Duvarı’nın örüldüğü gün oradaydım. Gagarin de (1969’da Ay’a ilk ayak basan insan) aya gitmişti. Doğu Berlin’de manzara görülmeye değerdi. Batı müreffehti. Doğu Berlin’de yıkıntılar yerli yerindeydi, savaşın bıraktığı izler giderilmemişti. O yıkıntıların üstünden atladık. 1989’da Duvar yıkıldığında yine Berlin’deydim.

Yazma çabası nasıl başladı?
Hayatlarımız sadeydi. Kitapta öyküsünü anlattığım Nurhayat’ın arkadaşının düğünü gibi Kervansaray’da zerde pilavlı düğünler o zamanlar enderdi. İnsanın içini dolduracak şeyler aranırdı. İş hayatım çok yoğun olduğundan, ancak kızımı yurt dışına gönderdikten sonra yazmaya başladım. İlk yazılarım çevre ağırlıklıdır. Burgazada’da yazlığa gittiğimiz yıllarda çevreyle ilgili bir dosya hazırladım; “Bir Demet Mavi, Bir Damla Yeşil”, Burgazada’da rant kavgası ve -çevre düzenlemesine değer vermeden ve altyapıya yatırım yapmadan- yapılaşma sonrasında meydana gelen deniz kirliliği nedeniyle ele aldığım bir konudur. Fosseptik denen bir sistem vardı. Yapılaşma başlayınca sistem masraflı ve yetersiz olduğu için terk edildi. Kirliliğin, kanalizasyonun doğuracağı zararlardan bahsettim, hem insan ruhuna -çünkü içinde yalancılık var-  hem de sağlığa. Orhan Kemal Öykü Ödülü almıştır.
Ayrıca kadınlık hali menopoz ile ilgili bir kitabım var, bu konuda çok araştırma yaptım, kitaplar okudum ve 1992-93 yılları arasında televizyon programları gerçekleştirdim. Amerika’da internetle tanıştım. Talebelerle ilgili gözlemlerimi aktardığım “Bir Çocuk Nasıl Yetişir” (Raising a Baby) oradaki yerel basında, gazetelerde yayımlandı, sonradan Cumhuriyet gazetesi istedi bu yazıları ve kitap olarak basıldı. “Gençlikte Yeşeren Umut”  ortaokul ve liselerde ders kitabı olarak okutuldu. İş hayatımda hep sentetik moleküllerle uğraştım.
Çalışma hayatım bitince doğal hayatla ilgilenmeye karar verdim. Bir araştırma kitabı olan ve birçok doktora açılım sağlayan “Sağlığın Üç Doğal Anahtarı” 2004 yılında YKY’den yayımlandı. Bütün yazılarımda hep toplumsal olguları ele aldım ve bu yönde bakış açısı geliştirdim. “Gençlikte Yeşeren Umut”ta kadın ve çevre, hep bir sosyal mesaj olur kitaplarımda. Örneğin bu kitapta da ilk öykü “Mırnav”daki kadın, menopoz sıkıntıları çekiyor, doktorlar hiç anlamıyor. Menopozu çok dramatik geçiren kadınlar var tabii. 

Kitapta başkahraman Sarmaşık Sokak, küçük bir dünya adeta ve yaşanan hikâyeler bu döneme ayna tutuyor savaş, göç, çekilen acılar…  
Malzememiz insan. Öyküler İkinci Dünya Savaşı’nın akabinde geçiyor. Muhacirlerin hayatı, Kore Savaşı’nın yanı sıra kilit nokta 6-7 Eylül’deki olaylar. Mahallede herkesi tedavi etmeye çalışan doktor var, dualarla insanları iyileştirmeye çalışan Hacı Anne var, herkese fal bakan Agavni, mahallenin kedisi Mırnav var, en çok kadınlar var, çünkü en çok kadınlar yansıtır insanlık hallerini... Hikâyeler çok önemlidir. Başlangıç noktam tam da budur; herkesin bir hikâyesi vardır ama onu nasıl anlatacağını, mesajı nasıl vereceğini bilmek lazım. Bütün birikimlerinden, onları süzmüşsündür, fikirlerini damıtmışsındır. Onları verirsin topluma, bu da bir sorumluluktur. Sarmaşık Sokak’ta yaşanan hikâyelerle göçleri anlatmak ve bir arada yaşanmışlıkların güzelliğini hatırlatmak istedim. Sarmaşık Sokak; anıları ve beraberinde tatları, kokuları, müziği her şeyi barındıran bir dünyaydı.

Öykülerde çeşitli kadınlar var, bunların arasından en zeki olan Aneyne, işleri kadere bırakmıyor.
Bunların hepsi mücadeleci kadınlar, savaşçı kadınlar ama Aneyne biraz daha farklı.  Aneyne bugün bu var, yarın ne olabilir, şeklinde düşünerek, kendi çapında daha iyiyi aramış bir kadın. 1890 yılında gıyabında nikâhla resimden görüp beğendiği Osman Efendi ile evlenmek üzere Yanya’ya gelin gidiyor, lisanını bilmiyor. Dört çocuk ve yatalak bir kayınvalideyle sürdürdüğü bir yaşam var.

Onun öyküsünde göç olgusu da belirginleşiyor.
Balkan Savaşları esnasında eşi Osman Efendi Bulgar çetelerin saldırılarına istinaden olacakları tahmin ediyor ve önlem alıyorlar. Aneyne yeleklerin iç cebine altınları, birikimlerini saklayarak dikiyor. Olayların kızıştığı bir akşam kapıya destek yapılıyor, fakat Aneynenin ve Osman Efendinin kapısına kimseler uğramıyor. Ertesi günü kapıyı açtıklarında kapıda bir haç işareti görüyorlar. Buna benzer bir olay yine 6-7 Eylülde İstanbul’da Sarmaşık Sokak’ta yapılıyor. Kapıya konulan haç işaretiyle Gülizar’ın, Eleni’yi alıp saklaması ve 6-7 Eylül’de evlere bayrak çekilmesi, orada da büyük paralellik var. Yanya’daki korumacılık Sarmaşık Sokak’taki korumacılık paralellik gösteriyor.
Aile oradan döndüğünde Kırşehir’e gelip taş bir Ermeni evine yerleşiyorlar. Orada çok kritik bir öğe vardır. Agavni’ye kayarız oradan. Aneyne kaçarken altınları nasıl yeleklere dikiyor, aynı şey Ermeniler, Rumlar için de söylenirdi. Onlar o zamanlar ticaretle uğraşırlardı,  Anadolu’nun zenginleriydiler ve zamanın geçerli akçesi altındı. Hep hikâyeler söylenirmiş, gömdüler altınlarını diye... Haçik ile Nermin’in Kayseri’den gelişi, göçmen ailenin evinde kalmaları, bir süre dehlizlerde saklanmaları vs, çeşitli göçler var bu kitapta, bir kısmı da kurgudur.  Öyküler kurgudur, ancak,  gerçek öğelerin üzerine kurulurlar.

Çok bilinçli ve cesur bir anlatıcı var kitapta. Geçmişte yaşanan olaylara bugünden bakabilen bir anlatıcı…
Ben o geceyi yaşadım. Ablamla sokağa çıktık, neler olduğunu merak ediyorduk, gökyüzü kıpkırmızıydı. Kiliseler yanıyordu, çok sayıda Ermeni, Rum kilisesi var Kumkapı’da,  az ilerde Patrikhane bulunuyordu.  O zamanlar evlerin önü denizdi. Oralarda yazmalar, çirozlar kurutulurdu, lakerdacılar ve şarap imalathaneleri vardı. Sokaklar eşya yığınıydı. En korkunç olan görüntü şuydu; bütün şarap fıçıları delinmişti, kırmızı şaraplar oluk oluk sokaklara dökülmüştü, yazmacıların boyaları da hasar görmüştü, onlar da sokağa akıyordu, o suların üstünden atladık ablamla. Bu manzara hiç gözümün önünden gitmez. Gök kırmızı yer kırmızı. İnsan kanı yoktu fakat büyük bir korku ve kırıklık vardı, bu da bir göç yarattı. Sarmaşık Sokakta bir Rum aile var,  6-7 Eylül’den sonra yıllarca camları açık kaldı, perdeleri sallandı durdu rüzgârda, onlara gelin dedi. O günden sonra o aile yok oldu, ortadan kayboldu. O insanlar dostlarımızdı, onları bir daha göremedik.

Başkanlığını başarıyla yürüttüğünüz ve on bir yıldan bu yana verilen NDS Edebiyat Ödülü’nden bahseder misiniz?
Müdürün girişimleri,  talebelerin bu girişimlere sahip çıkması ve devam ettirmesi bu edebiyat ödülünü ortaya çıkardı ve marka olmasını sağladı. En önemli özelliği gençleri desteklemesi.  Genç yazarların ortaya çıkmasını sağlıyoruz.


KUTU
Tomris Alpay 1943 yılında İstanbul’da doğdu. 1962’de Notre Dame de Sion Lisesi, 1966’da İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldu. 1966-2003 yılları arasında yurt içinde ve yurt dışında çok uluslu ilaç şirketlerinde yönetici olarak çalıştı. 1992 yılından bu yana Cumhuriyet, Hürriyet, Yeni Yüzyıl, Radikal gibi gazetelerde yayımlanmış makale ve denemeleri bulunan ve çeşitli televizyon programlarında yer almış olan Tomris Alpay’ın “Bir Damla Yeşil, Bir Demet Mavi” adlı öykü dosyası 1991 yılında Orhan Kemal Öykü Ödülü ile taçlandırılmıştır. 2008 yılından bu yana NDS Edebiyat Ödülü jürisinde üyelik ve başkanlık görevini yürütmektedir.

Nisan 2019 sayımızı anlaşmalı bayilerimizden ya da web sitemizden online olarak satın alıp okuyabilirsiniz. 

Online Dergimizi Satın Almak İçin - Online Dergi
Size En Yakın Bayi İçin  - Bayilerimiz