İlişkilerde cinsiyet rollerinin önemi

65 Okunma

Kadını kadın, erkeği erkek yapan cinsiyet rollerinin büyük bir çoğunluğu genetik etmenlidir. Kadın ve erkeğin toplumsal rolleri ise yaşadığı ortam ve kültürel öğrenme ile ilgilidir.

İnsanlığın ilk çağlarını düşünelim… Henüz kültürlerin dolayısıyla toplumsal rollerin oluşmadığı, kadın ve erkeğin cinsiyet rolleriyle var olduğu o çağlarda erkek evinden uzaklarda ava çıkıp ailesini beslemek zorundayken; doğurgan kadın anne rolünde, çocuklarının başında kalıp onları koruyup kollamak zorundaydı. Kadının, babanın evde olmadığı durumda çocuklarını koruyabilmesi için korku duygusunun gelişmiş olması gerekirken; erkeğin saldırgan bir yapıya sahip olması avcı karakterinin bir gereğidir. Hal böyle olunca bugün nörobiyolojik araştırmalarla da desteklendiği üzere kadın ve erkeğin biyolojik olarak eşit olduğunu söylemek yanlıştır.  Fakat dayatılanın aksine biri diğerinden üstün değildir ve iki cins birbirinden farklıdır. Kültürler oluştukça genlerle belirlenen ve kuşaktan kuşağa aktarılan cinsiyet rolleri yanında toplumsal roller ortaya çıkmıştır.

Günümüzde modernleşmeyle bu durum öyle bir hal almıştır ki; onca biyolojik farklılıklarına rağmen kadın ve erkek “duygusal anlamda” bir bütünün parçası gibi birbirlerinin tamamlayıcısı olarak kabul edilmeye devam edilirlerken; sosyal ve kültürel anlamda neredeyse her alanda her kulvarda karşı karşıya getirilmeye başlanmışlardır. Çünkü modern çağların etkisiyle kadının toplumdaki başarısının “erkekleşerek” gerçekleşeceği inancı yaygınlaşmaya başlamış, cinsler birbirleri üzerinde hüküm sürme yarışına sokulmuş, karşı cinsi doğal düşman gibi algılama söz konusu olmuştur. Cinsiyet rollerinin keskinliği ortadan kaldırılmıştır. Özellikle kadının toplumsal konumunda cinsiyet rolünün biyolojik boyutunun göz ardı edilmesi söz konusu olmuştur. Yani bu şu demektir; kadının toplumsal rollerde gösterdiği başarı ve elde ettiği maddi olanaklar onu özgürleştirmiş ancak asla korunma ve sevilme ihtiyacı yok olmamıştır. Çünkü korunma ve sevilme ihtiyacı cinsiyet rolüyle ilgilidir, bu ihtiyaç kadında erkeğe göre daha fazladır. Hatta kadın özgürleştikçe korunma ve sevilme ihtiyacı çok daha belirginleşir.

Günümüz ilişkilerinin en temel çatışması belki de burada; toplumsal başarı elde ettikçe erkeksileştirilen ama yalnızlaşan kadınlar; kadınların elde ettikleri özgürleşmeyi gördükçe güçleriyle ilgili kaygıya kapılan erkekler…Sonuç; bağlanma ve duygusal yatırım sorunları.

Evet, kadın ev dışında güçlendi, ev içi sorumluluklar noktasında rolü ikinci planda kaldı. Erkek ise dünya düzeninin ona sağladığı yönetim gücünü kaybetti ama bir yandan da ev dışı sorumlulukları azaldı. Bu açıdan bakılırsa ikisinin de sıkıntısı eşit değil mi? Neden yalnız ya da kaygılılar?

Neden ilişkiler zedelendi? Belli ki bunun sebebi modernlik ya da geleneksellikte değil; bunun kadın ve erkek arasında kişilik çatışmalarına dönüştürülmesindedir. Mutluluk inşaasında temelin sağlamlılığı; kadın ve erkeğin toplumsal rolleri ne olursa olsun evrimsel ve duygusal açıdan birbirlerine ihtiyaçları olduklarını unutmadan, biyolojik farklılıklarına saygı duyarak toplumsal rollerini ilişkilerinde kişilik çatışmalarına d.nüştürmemelerinde saklıdır. Sevgi genetik bir eğilimdir. Her iki cinsin de temel ruhsal ihtiyacı birbirlerine güvenli bir şekilde bağlanabilmektir.

İnsan bencil olmadan bağımsız, üstünlük kurmadan özgür olmalıdır.

Bunu elde etmekte her iki cinsin emeği ve yatırımıyla olabilir.

PAROS GÜNCEL PSİKOLOJİ SELİYHA ELBEYOĞLU

UZMAN PSİKOLOG

info@seliyhaelbeyoglu.com