Madam Evdoksiya’nın Burgazadası’nda güzel bir evi vardı. Ayos Yanis Kilisesinin bir üst sokağında, az meyilli bir yokuşun başında, tam köşede tahta bina nostaljik bir Rum evi.
O hayatımdaki en anlamlı ilişkiydi. Sözsüz. Salt iletişimle, zihinsel iletişimle yürüyen, sıcak, duygusal, saf, çıkarsız bir ilişkiydi. Aklımdan geçeni anlar, bütün duygularımı hissederdi.
Yine bir yaz, yine Burgaz. Evimizin bahçesinde eski model bir su motoru vardı. Bir ana şalteri, her kata giden boruları ve birçok vanası olan, gürültüyle homurtuyla çalışan bir motor.
Eskiden İstanbul’un göbeğinde martı sesi duymazdık. İstanbul bir deniz şehri, tabii ki bolca martı var ama hep adalarda, denize yakın yaşarlardı.
Yıllarca çocukluk rüyalarımı süsledi Unicorn. Onunla yattım onunla kalktım gecelerce. O benimdi. Onunla dünyaları gezer, harikalar yaratırdık. Unicorn!
Çok can bir arkadaşım vardı. Hilda… Ki çok erken kaybettim. İkimizin genç, bol vakitli ve sorumsuz olduğu günlerde, içtiğimiz su ayrı gitmez, bütün zamanlarımız birlikte geçerdi.
Eskiden ilkokul, orta ve lise bitirme sınavları, yazılı veya sözlü olarak her ders için ayrı ayrı yapılırdı.
Kuyulardan korkarım. Hep korkardım. Hem korkardım hem de nerede bir kuyu görsem ille yaklaşıp ürpererek içine bakardım.
